Yazılar

Ayasofya (Hagia Sophia) 1-İstanbul

Yeryüzünde Tanrıya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı binalar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir. Yüzyıllara meydan okuyan Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren her dönem için bir simge olmuştur. 

Ayasofya İstanbul

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden bir eşi ve benzeri olmayan Ayasofya mimarisi; ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden yegane uygulama olarak görülür. Ayasofya; Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünü olarak değerlendirilir.

Bizans döneminde hipodrom olan günümüzdeki Sultanahmet meydanına bakan anıtsal bir yapıdır. Meydanın kuzey-doğu ucunda bulunmaktadır. 532 yılında yapımına başlanıp, 537 yılında ibadete açılan Ayasofya; 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1935 yılında müzeye dönüştürülmüş. 82 yıldır müze olarak işlev görüyor. 

Ayasofya İstanbul

Sanat ve Mimarlık tarihi açısından dünyanın en önde gelen anıtlarından biri olup, dünyanın sekizinci harikası olarak gösterilmektedir. ”Yeryüzünde Tanrı’ya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı yapılar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir.” demekte bu konuda uzmanlaşmış olanlar.

Günümüze ulaşan Ayasofya, III. Ayasofya Katedralidir. I. Ayasofya Katedrali, Hristiyanlığı imparatorluğun resmi dini ilan eden Büyük Konstantin tarafından başlatılmıştır. M.S 360 yılında ibadete açılmış, 404 yılında çıkan isyanlar sırasında tahrip edilmiştir. İsyanların sona erdirilmesinden sonra, imparator II. Theodosius tarafından İkinci Ayasofya’nın yapımı başlatılmış ve 415 yılında yapımı tamamlanmıştır. Fakat bu yapı da Nika İsyanı  olarak bilinen isyan sırasında, 532 yılında yakılıp yıkılmıştır. Nike isyanı devam eder ve şehir alevler halinde yanarken, Ayasofya da yakılıp, yıkılmış.

Ayasofya İstanbul

Umutsuzluğa kapılan Jüstinyen tam pes edeceği sırada İmparatoriçe Theodora ”Bu şekilde pes edemezsin” dediği için harekete geçmiş. Ayaklanmayı kanlı bir biçimde bastırmış. Bazı tarihçilere göre 30 000, bazılarına göre de 50 000 isyancı Hipodromda öldürülmüş. İsyan bastırılıp, ortalık durulduktan sonra İmparator gücünü göstermek için öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen  imparatorların  yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar vermiş.

Jüstinyen bu işi yapacak  mimarlar  olarak fizikçi Milet’li İsidoros ile matematikçi Tralles’li Anthemius’u görevlendirmiş. Ayasofya`da kullanılmak üzere, Anadolu’nun antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar İstanbul`a getirilmiş. Böylelikle, Ayasofya’nın yapım süresi kısalmış. Bir söylence ye göre, kilisenin yapım aşamasında 10 000 kişi çalışmıştır. Ayasofya`nın yapımına 23 Aralık 532`de başlanmış, 27 Aralık 537`de tamamlanmıştır. 557 yılında depremden zarar gören yapının onarımı 562 yılında tamamlanmış. 532 yılından bu yana tam on beş asır ayakta olan kutsal bir yapı…Yapı önce ”Megalo Ekklesia” yani Büyük Kilise adıyla anılmış. Sonra da ”Hagia Sofia”, Kutsal Bilgelik olarak tanınmış.

Osmanlının fethi sonrasında Eski Büyük Cami adıyla ün saldıysa da Ayasofya olarak bilindi. Bu nedenle, müze avlusuna girince ilk dikkatimizi çeken obje, avlunun sağ tarafındaki şadırvan olmaktadır. 24. Osmanlı Sultanı ve 103. İslam Halifesi olan I. Mahmut tarafından yaptırılmış. Şadırvanlar, camilere gelenlerin abdest alma gereksinmelerini karşılamaktadır. Avludaki şadırvanın arka tarafında, müzenin güneydoğu bölümünde türbeler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, Sultan Mustafa, Sultan İbrahim ve Şehzadelerin türbeleridir,

Ayasofya İstanbul

Bizans döneminde atrium olarak adlandırılan avlu içindeki katedral girişi batı yönündeki orijinal kapıdır. Giriş kapısının sol tarafında, dikdörtgen şeklindeki çukurda 537 yılından önceki II. Ayasofya kalıntıları bulunmaktadır. Kalıntıları gözden geçirip, fotoğraflarını çektikten sonra iki katlı ve 7500 m2 lik bir alana sahip katedralin dış narteksine giriyorum. Ana kapıdan girilen ilk galeri dış narteks olarak adlandırılıyor. Dış narteks tonoz örtülü bir galeridir.

Ayasofya Katedrali mimari yönden incelendiğinde, yapının merkezinde orta nef denilen büyük bir orta mekân bulunmaktadır. Orta nefin kuzey ve güneyinde iki yan nef yer alır. Doğu-batı ekseni boyunca uzanan orta nefin doğu ucundaki yarım kubbenin altında koro için ayrılan yarım çember şeklindeki absit, batı ucunda da iç ve dış narteksler yer almaktadır.

Dış ve iç narteksler

Dış Narteksler Ayasofya İstanbul

Ana kapıdan girişte karşımıza çıkan galeri ya da tonozlu koridorlar, katedralin dış ve iç nartekslerini oluşturmaktadır. Narteksler, kiliselerin vazgeçilmezi olup, ayinlere hazırlık bölümü de diyebileceğimiz galerilerdir. Dış nartekste, ayine gelen kimselerin ya da grupların kıyafetleri düzenlenir ve ayin için hazırlıklar bir kez daha gözden geçirilir. Katedrallerde genellikle girişlerde yer alan dış narteksler, katedrallerin ön yüzünün tamamını kaplar. Ayasofya’nın bu bölümündeki duvarlarda nadiren kutsal aile, havariler ve daha çok kiliseyi yaptıranlar ve bağışta bulunanlarla ilgili açıklamalar, resimler ve katedral planlarının çizimleri bulunmaktadır. Böylece katedral, kendisine hizmetlerinden dolayı kişi ya da kişileri şereflendirmektedir.

Ayasofya’nın, Osmanlı dönemindeki en ünlü yenilenme çalışmalarından biri 1847-1849 yılları arasında, Sultan Abdülmecit’in emriyle gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün emriyle, 1930-1935 yılları arasında gerçekleştirilen bir dizi yenilenme çalışmasından sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla, 24 Kasım 1934 yılında müzeye dönüştürülmüş.1 Şubat 1935 yılında da açılışı yapılmıştır.  Osmanlı Sultanı Abdülmecit ile Mustafa Kemal Atatürk’ün resimleri de dış narteks duvarlarında bulunmaktadır.   

Duvarlarındaki bilgileri gözden geçirmek bir hayli zamanımı aldı ama Ayasofya hakkındaki bilgilerimin de yenilenmesine neden oldu. Dış narteksin güney ucuna yürüdüğünüzde İmparatoriçe lahdi ile müzenin turistik eşya satan standı karşınıza çıkar. Geri dönüp, kuzeye yöneldiğinizde ise antik bir çan, mermerden yapılmış antik bir su hazinesi ve porfir bir sunak ile karşılaşırsınız. Tam kuzeyinde de üst kata çıkış rampası bulunmaktadır.

Dış nartekse bir bütün olarak baktığınızda, tonoz örtülü 9 birimden oluştuğunun farkına varırsınız. Dış narteksten, kendisinden daha yüksek olan iç nartekse 5 kapı ile geçilebiliyor. Biz iç nartekse geçebilmek için İmparator Kapısı’na gidelim.

İç narteks çapraz tonozlarla örtülmüş. Tonozlar geometrik motifli mozaiklerle kaplanmış. Mozaiklerden sarı renkte parlayanlarda altın kullanılmış. İç narteksin duvarları Anadolu’nun değişik kentleri ile değişik ülkelerden getirilen dalgalı mermerlerle kaplı. Dalgalı mermer levhalar duvarlara yapıştırılıp, sabitlenmeden önce ikiye bölünmüş. Böylelikle, mürekkeplendikten sonra katlanıp açılan kâğıtlarda olduğu gibi ilginç bir simetri özelliği ortaya çıkmış. Mozaikli çapraz tonozlar ve duvarlardaki dalgalı mermerler iç nartekse masalımsı bir hava katmış.

İmparator Kapısı Ayasofya İstanbul

İç narteksin çapraz tonozlarını kaplayan mozaiklerden daha ilginç olanı İmparator Kapısı üzerindeki VI. Leon Mozaiği’dir. VI. Leon mozaiği Dış narteksi iç nartekse bağlayan İmparator Kapısının üstünde VI. Leon Mozaiği bulunmaktadır. Evrenin efendisi İsa betimlemeli bu mozaikte, ortada bulunan İsa arkalıklı bir sandalyede oturmaktadır. İsa, sağ eliyle evreni takdis eder durumda iken sol elinde sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncil üzerinde Grekçe ‘’Barış sizinle olsun. Ben Dünyanın Nuruyum’’ Cümlesi yer almaktadır. Mozaiğin sağ tarafındaki madalyonun içinde Baş Melek Gabriel, soldaki madalyonun içinde ise Meryem bulunmaktadır. İsa’nın ayakları dibinde, sol tarafta, secde eder durumda Doğu Roma İmparatoru VI. Leon bulunmaktadır.

Ortodoksluk geleneğinde en çok üç kez evlenilebilmesine karşın VI. Leon erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu nedenle, İsa’dan özür dilercesine secde eder biçimde betimlenmiştir. Orta Nef ve merkezi kubbe İç narteksten ana galeri ya da Orta Nefe 9 kapı ile geçiliyor. Bunlardan ortada yer alan 3 kapı İmparator Kapıları olarak biliniyor.

Ayasofya İstanbul

İç narteksten katedralin merkezi bölümü olan Orta Nefe geçtiğimde, hayallerimin de ötesinde bir mekânla karşılaşıyorum. Gerçekten de ana mekâna giren her ziyaretçiyi  görkemli ve hayal gücünü zorlayan bir yapı karşılar. İlk adımdan itibaren katedralin ana kubbesi etkisini hemen gösterir ve sizi göklere taşır. Kubbeden kendinizi alamazsınız. Orta nef ya da iç mekân karmaşık bir yapıya sahiptir. 100 metre x 70 metre ölçüsündeki yapının 74.67 metre x 69.80 metre ölçüsündeki orta nefinin ortasında, ağırlığı dört payanda üzerine oturtulmuş ana kubbe yer alır.

Ağırlığını taşıyacak olan payandalara geçişin pandantiflerle sağlandığı Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir. Daireden dikdörtgene geçiş içbükey üçgen pandantiflerle sağlanır. Bu tür yapılarda daha önce kullanılmamış olan bu pandantifler oldukça estetik ve şık bir şekilde, daireden, yani kubbeden payandalarla oluşturulan kare biçimine, hatta yarım kubbeler de sisteme dâhil sayılırsa, dikdörtgen biçimine geçişi sağlarlar.  Böylece, kubbe pandantifler vasıtasıyla dört büyük kemer üzerine oturur. Bu kemerler de Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın talimatlarıyla istinat duvarlarıyla desteklenmiştir.

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden ilk ve son benzersiz uygulama olarak görülen Ayasofya, Osmanlı camilerine, fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünüdür. Bu eser dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer almaktadır. Hayallerimizi zorlayabilen büyüklükteki ana kubbe, sanki havada asılı gibi durmakta ve yer çekimine meydan okumaktadır. Orta nefin yarısını örten ana kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekân yaratılmıştır.

Ayasofya İstanbul

Ana kubbe ve yarım kubbelerle iç mekân ya da orta nef öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, tüm iç mekâna hâkim ve gökyüzüne asılı bir kubbe olarak algılanır. Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe ile taçlandırılan bu kubbeler sıralaması antik çağlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Böylelikle yapının bazilika planı dâhice ve bütünüyle gizlenmiş durumdadır. Ayasofya, bazilikal planla merkezi planı birleştiren ‘’Kubbeli Bazilika’’ tipinde bir yapıdır. Bu nedenle, Dünya Mimarlık tarihinde dönüm noktası oluşturan bir yapı olarak karşımıza çıkar. Boyutları ve bezemelerindeki görkemle Ayasofya, İmparator Justinianos’un iktidarının simgesidir.

Absit ve mihrap Orta nef ya da iç mekâna İmparator kapısından girildiğinde tam karşıda,  Ayasofya’nın doğu ucunda, katedralin absiti görülmektedir. Kilise ve katedrallerde, koronun arkasında kalan ve kutsal mekân olarak kabul edilen yer absit olarak tanımlanmaktadır. Ayasofya Katedrali camiye dönüştürülünce absit ‘’Mihrap’’ işlevini üstlenmiştir. Diğer en eski bütün kiliselerde olduğu gibi, Ayasofya’nın da absiti Kudüs’e yönelik olarak yapılmış.

Aynı şekilde, diğer en eski camilerde olduğu gibi günümüzdeki camiler de mihrap kıbleye yönelmektedir. Başka bir deyişle,  camilerdeki mihraplar Mekke’yi gösterecek şekilde yönlendirilir.  Ayasofya’nın absitinin hafifçe kıbleye yönelik olduğu görülmüştür. Bu kaymanın yer hareketlerinden kaynaklandığı sanılmaktadır. İstanbul’un coğrafi konumundan ötürü, Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan birkaç derecelik bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absiti içine yapılan mihrap absitin biraz sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap absitin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir, yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir.

Absit ya da mihrap duvarlarında Kuran ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, dört halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılma çok daha büyükleri de ana nefin ya da ana salonun iç mekânını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m. yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır.

Bir sonraki yazımda Ayasofya Katedrali’ni tanıtmaya devam edeceğim.

Kaynaklar:

1) www.ayasofyamuzesi.gov.tr

2) www.muze.gov.tr/ayasofya MÜZE – Ayasofya Müzesi

3) www.kulturvarliklari.gov.tr

 13,461 total views,  2 views today

Sultanahmet Meydanı-İstanbul

İstanbul turizminin kalbinin attığı bir merkez Sultanahmet…İstanbul’un birinci tepesinde yerini almış. Kaç yüzyılın tanığı kim bilir? M.S 193-211 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Septimus Severus bu günkü alana ilk ahşap hipodromu yaptırmış. Bu demektir ki Sultanahmet Meydanı yaklaşık 19 yüzyılın tanığı…

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Septimus Severus tarafından yaptırılan ahşap hipodromun yanması üzerine, 306-337 yılları arasında İmparator Konstantin tarafından yeniden tasarlanan ve genişletilen Hipodrom, İmparatorluğun değişik bölgelerinden getirtilen tarihi ve paha biçilemez eserlerle donatılmıştır. Hipodromun eni 117 metre, boyu 480 metre olmak üzere, kapladığı alan, yaklaşık 60 000 m2 dir.

Bu büyüklükteki bir hipodromun kapasitesinin 100 000 kişiye yaklaşabileceği söylenceler arasındadır. O dönemde hipodromlar, 100 000 kişiyi bir alanda toplayıp, festivaller ve vahşi hayvanlarla yapılan dövüşleri seyrettirerek, halkın nabzını da tutma yeridir.

Halkı eğlendirmenin ve yönlendirmenin mükemmel araçlarından biri stadyum ve hipodromlardır. Eğlence ve stres atmanın yolu günümüzde futbol olurken, o dönemlerde, arenalarda gerçekleşen kanlı dövüşler ve hipodromlardaki araba ve at yarışları olmuş. Başrolünü Charlton Heston’un oynadığı 1959 tarihli bir yapım olan ”Ben-Hur” filminde bu konu antitez olarak işlenmiştir. Ben-Hur filmini gözünüzde canlandırın lütfen heyecan fırtınasını hissedebilmek için.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Atların, at binenlerin, araba ve at yarışlarının meydanı anlamına gelen ”hipodrom”, eski dünyanın, özellikle Roma ve Bizans İmparatorluğunun eğlence yerlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Romalı ve Bizanslılar için arena ve hipodromlar, siyasal yaşamın da önemli parçalarıdır. Günümüzdeki 100 000 kişi kapasiteli stadyumların yerini, o dönemlerde arena ve hipodromlar almış.

Venedik’te San Marco Meydanını gezerken, San Marco Katedrali’nin giriş alınlığında Mahşerin Dört Atlısı olarak tanımlanan bronz 4 at heykeli dikkatimizi çekmişti. Rehberimiz İstanbul’dan getirildiklerini söylemiş ve kısa hikayesini anlatmıştı.

Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı seferlerinin maddi ve  manevi yönden en büyük destekçisi olan Venedik Cumhuriyeti şövalyeleri girdiği bir çok ülkede değerli olan ne varsa yağmalamışlardır. Bu tür yağmalardan Bizansın başkenti olan İstanbul da nasibini almıştır. 1204 yılında yağmalanan İstanbul’da, ele geçirilen bronz at heykelleri San Marco Kilisesinin terasında karşımıza çıkmaktadır. M.Ö 4.yüzyılda, Yunanistan’da yapıldığı sanılan bu atlar, antik çağdan günümüze sağlam olarak ulaşan ender heykellerdir.

Bizans İmparatoru II. Theodosios, Büyük İskender’in ünlü heykeltraşı Lisippos’un yaptığı altın kaplamalı bronz at heykellerini, Sakız Adasından söktürüp Hipodromun yüksek ve ihtişamlı kapısı üzerine yerleştirmişti. İhtişamlı kapı üzerine yerleştirilen atlar, büyüklükleri kadar anatomik açıdan da mükemmel görünümleriyle çok etkileyici heykeller olarak biliniyor. Nitekim günümüz Avrupasının birçok şehrindeki zafer taklarının üzerinde birebir kopyaları yer almaktadır.

Ayasofya ve Hürrem Sultan Hamamı-Sultanahmet Meydanı

Ayasofya ve Hürrem Sultan Hamamı-Sultanahmet Meydanı

Bizans İmparatorluğunun önemli yapıları ve abideleri hipodrom çevresinde yapılanmış. Büyük Saray diye bilinen İmparatorluk Sarayı ve hipodromdaki ”Kathiçma” denilen İmparatorluk locasının, şimdiki Sultanahmet Camisinin bulunduğu yerde yapılmış olduğu söylenir. Hipodromun yanından başlayan Büyük Saray, sahile kadar uzanırmış. Günümüzde bu saraydan kalan kalıntılar, sadece, büyük bir salonun yer mozaikleridir. Mozaikler dışındakilere gelince; Örme Dikilitaş, Mısır’dan getirtilen Obelisk, Delfi’deki Apollon tapınağında getirilen Yılanlı Sütundur. Yılanlı sütunda birbirine sarılan üç yılanın kafaları yok olmuş, yalnız gövdeleri kalmıştır.

Hipodrom ile kentin en önemli meydanı Agustein arasında bulunan Milerium Zafer takı, Roma’ya kadar uzanan yolun başlangıcı olarak kabul edilmiş ve ilk kilometre taşı buraya dikilmiş. Ayrıca; hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idari ve sosyal merkezler de hipodrom çevresine yerleşmişler.

1453 Yılında İstanbul’u topraklarına katan Osmanlı İmparatorluğu, hipodromun özelliklerini bozmamıştır. 1204 yılında, Haçlıların işgaliyle zarar gören hipodrom, fetih sonrasında zaten harap durumdaymış. Osmanlı Padişahları, Bizans’tan kalan bu yapıyı, kendi geleneklerine uyarlayarak, tekrar önemsenmesini ve günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Fetihten sonra hipodrom cirit oyunları için uyarlanmış ve ”At Meydanı” adını almıştır.

 

Osmanlı döneminde at ve at üzerinde gerçekleştirilen cirit oyunları önemli etkinliklerden biriydi. Bir bakıma, savaş oyunlarının birer provasıydı cirit oyunları. Sürekli akınlar düzenleyerek, yeni yerler ve ülkeler fetheden Osmanlı ve askerleri günlerce at sırtında kaldıklarından, cirit oyunları vazgeçilmez etkinlikler arasında yer almaktadır.

Her yıl on binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği bu meydan ve çevresi tam bir tarih hazinesidir. Çevresinde; Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camii, Yerebatan sarnıcı, Obelisk, Dikili Taş, Yılanlı Sütun gibi birçok tarihi ve paha biçilmez eserlerin bulunduğu bu meydan, İstanbul turizminin kalbinin attığı yerdir.

Onlarca kez ziyaret ettiğim Sultanahmet Meydanı’na, genelde T1 olarak bilinen, raylı sistemle ulaşılır. İster Karaköy tarafından, isterseniz Topkapı tarafından gelin Sultanahmet durağında inmelisiniz. İndiğiniz yerde Özsüt, Mado ve Tarihi Sultanahmet Köftecisi yiyecek içecek ihtiyaçlarınızı karşılayacak mekânlardır. Özellikle Sultanahmet Köftecisi…

1920 yılından beri Dünyaya nam salmış Sultanahmet Köftecisi’nden daha sonra köfte yemek üzere, arkanızda bırakarak karşıya geçiyorsunuz. Mehmet Akif Ersoy Parkı’na girmeden solunuza bakarsanız Firuz Ağa Camisi beni de ziyaret etmelisiniz der gibi durmaktadır. II. Bayezid’in Hazinebaşı Firuz Ağa tarafından 1491 yılında yaptırılmıştır. Kare plan üzerine tek kubbeli olarak yaptırılan cami Bursa tarzını yansıtır. Kesme taştan yapılmış olan caminin kubbesi 8 köşeli bir kasnak üzerine oturtulmuştur.

Firuz Ağa Camisi’ni sonra ziyaret etmek üzere, Mehmet Akif Ersoy Parkı’na giriyorsunuz. Fatih Belediyesi’nin Kültür Sanat Etkinliklerini gerçekleştirdiği sahne ile sahne üzerinden Osmanlının ilk 6 minareli camisinin minarelerinden bir kaçı ile karşılaşırsınız. Biraz daha ilerlediğinizde İstanbul turizminin kalbinin attığı Sultanahmet Meydanı’na girmiş olursunuz. Girer girmez de ilk gözünüze çarpanlar Alman Çeşmesi ile arkasında, sağ tarafta restorasyonda olan 1. Ahmet Türbesi olacaktır.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in II. Abdülhamid’e hediye ettiği çeşme 1901 yılında Almanya’dan getirilmiş. Alman İmparatorunun 1898 de ikinci kez İstanbul’a gelişinin anısına yapılmış. Koyu yeşil mermerler ve altın mozaik parçaları kullanılarak Osmanlı için tasarlanan bu çeşmenin karakteristik bir özelliği olmadığını söylüyor bu konudaki uzmanlar. İmparatorun gelişi olan 1889 yılında Alman tüfeklerinin Osmanlı Ordusuna satışını, ikinci gelişinde de İstanbul-Bağdat Demiryolu inşaatının Alman firmalarına verilmesini sağlamış.

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden bir eşi ve benzeri olmayan Ayasofya da hipodroma komşu olan yapılardandır. Meydanın kuzey-doğu ucunda bulunmaktadır. 532 yılında yapımına başlanıp, 537 yılında ibadete açılan Ayasofya; 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1935 yılında müzeye dönüştürülmüş.

Ayasofya-Hürrem Sultan Hamamı-Sultanahmet Camii

Şimdi de sol tarafınızda Ayasofya, önünüzde Hürrem Sultan Hamamı ve sağınızda Sultanahmet Camisi’nin bulunduğu alana bir göz atalım. Alanın ortalarında oldukça büyük ve fıskiyeli bir havuz bulunmaktadır. Osmanlı döneminde ahaliden ve adi suçluların idamları bu havuz bölgesinde kurulan darağaçlarıyla infaz edilirmiş. İdamdan önce halka duyurulur, ibret olsun diye halkın seyretmeleri sağlanırmış. Oysa yüksek rütbeli subaylar ve yönetimin önemli kişilerinin infazı Topkapı Sarayı Alay Meydanında bulunan Cellat Çeşmesi önünde, cellat tarafından kılıçla boynu vurularak yapılırmış.

Sultanahmet Meydanındaki idamların gündüz ve halka açık olarak infazı Cumhuriyet döneminde de uygulanmış, 1965 yılına kadar sürdürülmüş. 1965 yılından sonra idamlar gizli, gece ve hapishanelerde yapılmış. 2000’li yıllardan sonra da kaldırıldı.

Gelelim fıskiyeli havuzun arkasında kalan Hürrem Sultan ya da Haseki Hamamına…16. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultanın isteği üzerine Mimar Sinan tarafından tasarlanmış ve yaptırılmıştır. Bizans döneminde hamamın yapıldığı yerde Zeus Tapınağı varmış.

Ayasofya Hürrem Sultan Hamamı İstanbul

Ayasofya Hürrem Sultan Hamamı İstanbul

Şehrin en güzel hamamlarından olan Hürrem Sultan Hamamı’nda erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı bölümler ve her bölüm için farklı girişler vardır. Girişlerde sıcak ile uyumu sağlayan bir süs havuzu, iç kısımdaysa altıgen göbektaşı bulunmaktadır. Hamam, 1910 yılında kapatılmış. Bir dönem depo, gazhane, halı ve kilim mağazası şeklinde kullanılmış. Kapsamlı bir yenileme çalışması geçiren Hürrem Sultan Hamamı 2008 yılında kapılarını tekrar ziyaretçilerine açmış.

Hürrem Sultan Hamamının sağında, Ayasofya’nın tam karşısında bulunan Sultanahmet Camisi’ne uğrama vakti geldi artık. Camiyi yaptıran Sultan I. Ahmed’in en önemli özelliği, Fatih Sultan Mehmed zamanından beri uygulanan ‘’Kardeş Katli’’ kararnamesini yürürlükten kaldırmış olmasıdır. Sultanların bir fetih sonrası elde ettikleri ganimetle yaptırdıkları camiler ‘’Selatin Camileri’’ olarak bilinir. İlk Sultan I. Ahmed zamanında giderleri devlet hazinesinden karşılanan cami özelliği taşımaktadır Sultanahmet Camisi. Cami, imaret, medrese, hamam, çeşme, darüşşifa, sıbyan mektebi, arasta ve sebillerden oluşan külliye 1609-1616 yılları arasında yaptırılmış. Caminin açılışından kısa bir süre sonra, 1617 yılında, daha 27 yaşında iken hayata gözlerini yummuş.

Sultanahmet Camisi’nden ayrılarak Hipodromun bulunduğu meydana dönelim. Binlerce yılın tanığı olan meydanın, kendisi gibi tarihe tanıklık eden ve günümüze ulaşabilen üç tarihi sütun bulunmaktadır. Mısır Obeliski, Örme Sütun ve Yılanlı Sütundan oluşan bu üç antik esere yakından bakalım.

Mısır Dikili taşı (Obelisk): Uzmanlarca M.Ö. 15. Yüzyılda Mısır Firavunu III. Tutmasis için yapıldığı düşünülüyor. İstanbul’a Mısır’daki Karnak Köyünden getirilmiş. M.S. 390 yılında I. Theodosios tarafından Hipodroma dikilen onlarca sütundan biri. Üzeri rölyefler ve hiyeroglif yazılarla bezenmiş. Pembe granitten yapılmış Obeliskin tepesinde eskiden tunçtan yapılmış bir küre varmış. Kaidesinin dört ayrı yüzünde kabartmalar var. Bu kabartmalarda İmparatorluk locasının görünüşü ve törenlerin nasıl yapıldığına dair çok nadir bilgi ve belgeler olduğu kabul ediliyor.

Sultanahmet Yılanlı Sütun

Yılanlı (Burma) Sütun: Birbirine dolanmış üç yılan bedeninden oluşan yekpare döküm bu eserin yılanlarının başı yok. İmparator Konstantin tarafından Yunanistan’daki Delphi Şehrindeki Apollon Tapınağından getirtilmiş. Sütunun döküm tarihi bilinmiyor. Delphi Yunanistan’da önemli bir dini merkezmiş. Kehanet, bilicilik ve ibadet üzerine önemi vurgulanıyor Delphi şehri. Biz yine gelelim Yılanlı Sütuna… Bizans döneminde, Efsaneye göre, kutlamaların ve yarışmaların yapıldığı günlerde yılanların ağzından şarap, süt ve su akarmış. Yılanların başları 17. Yüzyıl sonlarına kadar yerindeymiş.  Ne zaman ve kimler tarafından koparıldığı bilinmiyor.

İstanbul Sultanahmet Örmeli Sütunu

Örme Dikili Taş (Örmeli Sütun):  Örmeli sütun 32 metre yüksekliğinde kesme taştan yapılmış bir anıt. Sütunu oluşturan taşların her biri Anadolu’nun değişik yörelerinden getirilmiş. İmparator VII. Konstantin tarafından onarılmış. Efsaneye göre Örme sütunun içinde güçlü bir mıknatıs varmış. Bu mıknatıs İstanbul’u depremlerden koruyormuş. Korumaya da devam edecekmiş. Efsane bu…

Örme Dikili Taşın karşısında, Sultanahmet Meydanı’nın güney-batı ucunda meydana bakan Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası bulunmaktadır. İstanbul’da pek çok esere imza atmış olan Mimar Raimondo D’Aronco tarafından, 1883 yılında “Art Nouveau” (Yeni Sanat) tarzında yapılmış. Üç katlı, geniş uzantılı ve kıvrımlı bir ahşapla sonlanan bu yapı, cephesindeki süslemeli taş işçiliği ile dikkat çeker. Bünyesinde İstanbul Cumhuriyet Eğitim Müzesi bulunmaktadır.

Obeliks ve İbrahim Paşa Sarayı

Meydanda saat ibreleri yönünde dönmeye devam ediyoruz. Sultanahmet Camisi’nin karşısında ve meydana bakan İbrahim Paşa Sarayı var. Damat Makbul İbrahim Paşa, diğer adıyla Pargalı İbrahim Paşa… Günümüzdeki adı Türk ve İslam Eserleri Müzesi adıyla işlevini sürdüren bu anıtsal yapının Topkapı Sarayı’ndan sonra en büyük yapılanma olduğu söyleniyor. Topkapı’dan sonra 16. Yüzyıldan günümüze ulaşmış tek saray olup, 1520 yılına tarihleniyor.

İbrahim Paşa, Şehzade Süleyman tarafından satın alınan bir esir olup, Kanuni Sultan Süleyman’ın en az kendisi kadar güçlü bir veziri ve sadrazamı olmuş. Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultanla evlenmiş. Yaklaşık 13 yıl İmparatorluğa hükmetmiş. Güç insanı bozar deyimi Pargalı için de geçerli… Kendini padişahla aynı ayarda tutma heveslerinden ötürü, Kanuni’nin emriyle, 1536 yılında kellesi kesilerek infaz edilen ünlü bir vezir.

İbrahim Paşa Sarayı’ndan sonra, Ünlü Cumhuriyet Dönemi Mimarı Vedat Tek’in eseri Tapu ve Kadastro binasını da geçerek meydana turunu tamamlıyoruz.

 

Kaynaklar:

1) tr.wikipedia.org/wiki/Sultanahmet_Meydanı

 2) www.istanbul.net.tr › İstanbul Rehberi › Tarihi Eserler‎

3) http://www.mehmetakinci.com.tr

 

 20,765 total views,  4 views today